ÖLEN KİMSEYİ İBADET BORÇLARINDAN KURTARMAK (ISKAT)
ISKAT NEDİR VE NASIL YAPILIR?
Iskat, düşürme anlamına gelir. Ölen bir kişinin kazaya kalmış namazlarının affedilmesi umuduyla yapılan sadaka verme işine "ıskat-ı salât", oruç borçları için yapılanına da "ıskat-ı savm" adı verilir. Benzer işlem, yemin kefaretleri ve kurban için de yapılır. Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihal’inde konu özetle şöyle anlatılır:
“476- … Bir mükellef, bu namazları -ima ile olsa bile- eda ve kazaya gücü varken eda ve kaza etmeksizin vefat etse, bunların ıskatı için, yani bunların uhrevî mesuliyetinden kurtulabilmesi ümidiyle, onun adına sadaka verilebilmesi için malının üçte birinden vasiyette bulunmuş olması lâzımdır. Bu takdirde mal varlığının üçte birinden namaz fidyesi verilerek kendisinin ilâhî affa nail olması Cenab-ı Hak'tan niyaz edilir.
477- Iskat-ı salât için bir şey vasiyet etmemiş olan bir ölünün velisi, yâni mükellef olan
vârislerinden biri tarafından bağışlanan bir mal ile de bu ıskat-ı salât muamelesi yapılabilir. Ölünün bu yüzden affa nail olacağı Allah'ü Teâlâ'dan ümit edilir.
Fakat varisleri dışında bir kimse tarafından yapılacak böyle bir bağışın bu hususda kâfi olup
olmadığında ihtilâf vardır. Her halde böyle bir kimse tarafından ölü adına verilecek bir bağışın da ölüye sevabı ulaşır.
…..
479- Iskat-ı salât hususunda ölünün miladi yıl itibarıyla hayatı dikkate alınır. Şöyle ki, ölü, erkek ise, on iki, kadın ise, dokuz yaşından sonraki yaşayış müddeti hesap edilir, bu müddet içinde namazlarını kılmış, muhafaza etmiş olsa da bunların kılınmasında noksanlar bulunması korkusu ve düşüncesiyle bütün bu müddet için fidye verilmesi tercih edilir.
480- Namaz fidyesi için tahsis edilen para muayyen müddet için yeterli olmadığı takdirde, bu para çoğunlukla on fakire devir suretiyle verilebilir. Bir fakire veya bir kaç fakire de bu şekilde verilebilir. Meselâ altmışiki yaşında vefat eden bir şahsın elli senelik hayatı için devir yapılmak istense, fıtır sadakası miktarı, elli kuruş, tahsis edilen fidye parası da doksan lira olsa, bir aylık devir yapılır. Şöyle ki: Vitir ile beraber bir aylık namaz otuz gün itibarı ile yüz seksen vakit eder. Bunun fidyesi de doksan lira eder. Elli senede ise, 600 ay mevcuttur. Bu halde bu doksan lira on fakire veya bir kaç fakire altı yüz defa devredilir.
481- Fidyeyi fakire verirken: "falâncanın oğlu (veya kızı) falâncanın namaz keffareti olmak üzere bunu al" deyip, fakire hakikaten malı olmak üzere vermeli, fakir de bunu "kabul ettim" deyip aldıktan sonra kendi rızası ile o veliye hibe ve teslim etmeli, veli de hibeyi kabul edip aldıktan sonra yine bu usul üzere o fakire veya başka bir fakire vererek kazaya kalan namazlara denk gelecek şekilde devri yapıp bitirmelidir.
Böyle bir paranın fakire bağışlanması, fakirin de fedakarlık göstererek bunu bağışlayana hibe
etmesi, artık kaçırdığını, yapamadığını telafi etmeye gücü ve imkanı kalmamış olan bir din kardeşinin uhrevî mesuliyetini azaltmak gibi pek hayırlı bir maksada yönelik olduğundan, bu büyük bir şefkat ve din kardeşliği nişanesidir.
482- Devir muamelesini, ihtilâftan kurtulmak için ölünün bizzat velisi yapmalıdır. Bunu bizzat yapamazsa, yerine bir şahsı bu hususta daimi bir velayet (vekâlet) ve risalet yoluyla tayin etmelidir. Artık o şahıs, verilecek parayı o veli adına fakire vermeli ve o parayı fakir tarafından o veli adına onun bir elçisi sıfatıyla hibe olarak kabul eylemelidir. Böyle olmazsa, o kimsenin bu parayı temlike (vermeye) ve veli adına temellüke (almaya) yetkisi olamaz.
… Devirden sonra velinin veya vekilinin elinde hibe suretiyle kalan paradan kendileriyle devir yapılan fakirlere kalplerini hoş edecek miktar bir şey verilir, geriye bir miktar kalırsa o da başka fakirlere sadaka olarak verilir. Şayet bu para yerine ziynet eşyasından, meselâ mücevherlerden bir şey konulmuş olsa, bunun kıymeti hakkında bu sadaka verme muamelesi yapılır.
483- Namaz fidyesinden sonra oruç keffareti, sonra kurban keffareti, sonra yemin keffareti için tekrar devir yapılır. Bozulup kaza edilmemiş, nafile namazlar ve adak yapılıp da eda edilmemiş adak namazları ve kurbanları adına da bir miktar devir yapılır.
484- … Ölünün velisi onun adına kazaya kalmış namazlarını kılamaz, oruçlarını tutamaz. Fakat bu gibi ibadetlerin sevabından ölmüş bir müslümana hediye edilebilir. Bundan ölünün istifade edeceği ALLAH'ü Teâlâ’nın rahmetinden beklenir.
…
486- Namaz fidyesi hakkında açık bir nass (ayet, hadis) ve icma yoktur. Bu usül, nass ile sabit olan "oruç fidyesi"ne kıyas yolu ile de kabul edilmiş değildir. Bilakis bu, bir ihtiyat eseridir ve Hanefî müçtehitleri bunu güzel görmüşlerdir. Bunun mutlaka kazaya kalmış namazlar yerine geçeceği iddia edilemez. Şu kadar var ki, böyle bir fidye vasiyeti bir pişmanlık eseridir, bir tevbeistiğfar nişanesidir, bunun vâris tarafından bağışlanarak yapılması da bir şefkat, bir hayırseverlik alâmeti-dir, kazaya da artık imkân kalmamıştır. Bu sebeple bunun kabul edilmesi ALLAH Teâlâ'nın rahmetinden umulmaktadır.
487- İmam Muhammed Şeybanî (Rahmetullâhi aleyh), "Ziyadat" adındaki kitabında "Namaz
fidyesi, inşaâllahü Teâlâ yeterli olur." demiştir. … Eğer bu fidyenin namazların yerine
geçeceği bir nassa veya bir kıyasa dayanmış olsaydı, böyle "ALLAH'ın dilemesi"ne bağlama yönüne gidilmezdi.
Fahr'ül-İslâm Pezdevî'nin Usul kitabı’nda da deniliyor ki: "Namaz hakkında fidyenin caiz olmasına, yani namaza karşılık olup yerine geçeceğine oruç hakkında hükmettiğimiz gibi hüküm veremeyiz. Ancak namaz hakkında fidyenin kabulünü ALLAH Teâlâ'nın fazl-ü kereminden bekleriz.
İbn'ül-Hümam gibi içtihat mertebesine erişmiş bir âlimin de Fethu’l-Kadir'deki ifadesine göre: “Namaz, Hanefi alimlerinin istihsanı ile oruç gibidir. Mademki oruç ile fidye = yemek yedirmek arasında bir benzerlik dinen sabit olmuştur, bu sebeple bu benzerlik namaz ile fidye arasında da sabit olabilir. Eğer böyle bir benzerlik var ise, arzu edilen netice meydana gelmiş olur. Yoksa namaz fidyesi, bir bağış ve ihsandan ibaret kalır. Bağış ve ihsan ise, günahların giderilmesine sebep olur. Nitekim bir ayeti kerimede:
"إن الحسنات يذهبن السيئاتِ"
"Muhakkak ki iyilikler kötülükleri (günahları) giderir." buyrulmuştur.
488- Fıkıh kitaplarımızdan Kuhistanî'de deniliyor ki: "Eğer ölü, namaz fidyesi ile vasiyette
bulunmamış ise, velisinin bağışlaması caizdir. Bunun dinen çok güzel bir iş olduğunda ihtilaf yoktur.
Bunun sevabı ölüye ulaşır."
Gerçi hiçbir vakit, namaz fidyesi ile namaz borçlarımızın ödenmiş olacağını iddia edemeyiz. Fakat … hiçbir hayır ve ihsan, Allah katında zayi olmaz, verilen sadakalardan ve yapılan vakıflardan dolayı mü'minin amel defterine daima sevap yazılır, durur.”
Yukarıdaki hesabı güncellemeye çalışalım:
62 yaşında ölen bir erkeğin elli senelik hayatı için iskat yapılır.
Namazlar, vitir ile beraber 6 vakit, bir ay 30 gün sayılır ve bir aylık namaz sayısı 180 olur.
50 yıl 600 ay eder. 600 X 180 = 108.000 vakit eder.
10 fidye yemin, 60 oruç kefareti, 30 da kurban için eklense toplam 108.100 fidye eder.
1 fidye, 1 fitre sayıldığından 2009 yılında Diyanet İşleri Başkanlığının ilan ettiği fitre miktarı 6.5 TL’dir. Ölü için ödenecek toplam miktar 108.100 X 6.5 = 702.650 TL eder.
Ramazan bayramından bir gün önce yani 18 Eylül 2009 ‘da 24 ayar altının gram alış fiyatı: 47,90 TL. satış fiyatı: 48,30 TL. idi. Ortalama 48 liradan hesap edersek 14 kilo 638 gr. Altın eder.
Bu meblağı kimse veremeyeceğinden devir işlemi yapılır. Mesela bir torbanın içine 5000 lira konur ve bu para fakirlere 141 kere verilip geri alınarak ödeme tamamlanmış sayılır.
Acaba bunun dinde bir dayanağı var mıdır? Onu inceleyelim:
ISKATIN DAYANAĞI VAR MIDIR?
Peygamberimiz ve sahabeler döneminde yerine getirilmeyen namaz ve oruç borcunu mal ile ödeme işlemi yoktu. Buna ilk defa hicri ikinci yüzyılda başlandı.
Konumuzla alakalı âlimlerin dayandığı iki çeşit rivayet vardır.
1. Biri, ölenin orucunu geride kalanın tutmasını emreden rivayettir. Bahsedilen rivayet, Buhari ve Müslim’de geçen Âişe annemizin rivayet edilen şu hadistir: “Kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse o orucu velisi tutar” [1]
2. Diğeri de ölenin arkasından fidye vermekle ilgili rivayettir. a. İbn Abbas'tan gelen rivayet şudur: “Kimse kimsenin yerine oruç tutamaz, ancak yiyecek verebilir”[2] b. Bir de Tirmizi ile İbn Mace’de İbn. Ömer'den gelen şu rivayet vardır: “Bir kimse üzerinde bir aylık oruç borcu varken ölürse onun namına her gün için bir fakir doyurulsun.” [3] c. Konuyla alakalı Hz. Âişe validemizin şu görüşü de rivayet edilmiştir: “Amara b. Ümeyr, Âişe'ye: bir kadının üzerinde Ramazan borcu olduğu halde öldü. Sorusuna Hz Âişe şu cevabı verir, onun yerine sadaka verin. Başka bir rivayette ise ölülerinizin yerine oruç tutmayın ancak onlar adına sadaka(fidye) verin”[4]
MEZHEPLERİN UYGULAMALARI
ZAHİRİLER: Zahiri mezhebi birinci rivayeti yani Hz Âişe hadisini kabul ediyorlar. Dolayısıyla onlar ıskatı kabul etmiyorlar. Zahiri mezhebine göre, ölenin geride kalan velisi onun tutmadığı oruçları tutmak zorundadır. İbn Hazm'in derki; Ebû Sevr ve Dâvud-u Zahiri, velilerin ölen kimse namına oruç tutmalarının farz olduğunu söylemişlerdir.[5]
ŞAFİİLER: Şafi mezhebine göre de ölen için oruç tutulabilir. Şafii mezhebinde ağırlıklı görüş namaz veya adanmış itikâf orucuyla ölen kimsenin yakınlarının ölen adına bu ibadetleri yapmasının da fidye vererek bu borçları düşürmesinin de caiz olmadığı yönündedir. Bununla birlikte sonra gelen Şafii âlimleri İmam Şafinin oruçla ilgili görüşünden yola çıkarak yakınlarının, ölen adına namaz ve itikâf borcunu yerine getirebileceklerini, bu borçlar için de fidye verilebileceğini söylemişlerdir.[6]
HANEFİLER: Hanefiler ise, fidye ile ilgili rivayeti delil almaktadırlar. Yani onlara göre varisler, ölen kişinin tutmadıkları oruçlar adedince fidye vermelilerdir. Namaz konusunda rivayet olmadığı için namaz borcunu da oruca kıyas ederler. Kılınmayan her namaz için fidye vermeyi uygun görürler. Bu konu yazının başında anlatılmıştı.
Serahsi, ölenin namaz borcu için fidye ödenmesini caiz görmekle birlikte bunun kişiyi namaz borcundan kurtaracağı yönünde kesinlik bulunmadığını söyler.
DEĞERLENDİRME
Yukarıdaki anlatılanlardan sonra iki husus ortaya çıkıyor.
1. Başkasının yerine ibadet yapılabilir mi?
2. Oruç borcunu fidyeye dönüştürüp ödemek mümkün müdür?
Ayrıntıya geçmeden konuya giriş için her zaman söylediğimiz bir konuyu tekrar edelim.
MEZHEPLERDE KUR’AN-SÜNNET İLİŞKİSİ
Eski ulemanın en temel eksiklerinden biri Kur’an-Sünnet ilişkisini sağlıklı kuramamış olmalarıdır. Gelenekte Kur’an’ı anlama noktasında ciddi sıkıntılar vardır. Geleneğe göre Kur’an “vahy-i metluv”, hadisler de “vahy-i gayr-ı metluv”dur. Yani Kur’an namazda okunur ama hadisler okunmaz. Aradaki tek fark budur. Yoksa vahiy olma açısından farkları yoktur. Hatta onlarda; (السنة قاضية على الكتاب)“essunnetu qazıyetu âla el kitab” anlayışı esastır. Yani “sünnet kitap üzerinde hâkimdir, Sünnet Kitabın önündedir.” Yani bir konuda son sözü kitap değil sünnet söyler. Çünkü ayetlerin hangi maksatla indirildiği ancak hadisten öğrenilir. Maksadı hadis bildirdiğine göre Kur’ân’ın önüne geçer. Mesela zahirilerden İbn Hazm, birbirine zıt olana hadisleri de alır zıtlıklarına rağmen hepsini bir yerde uygular ve işin içinden çıkamadığı zaman şu ayeti okur: لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُون))
"Allah yaptıklarından dolayı sorguya çekilmez ama onlar ise sorguya çekileceklerdir." (21. Enbiya 23)
Hâlbuki Kur’ân ayetleri arasında muhteşem bir ilişkiler ağı vardır. Ama o âlimler bu muhteşem ağın semtine bile uğramamışlardır. “Kur’an’ı Kur’an’la açıklamayı” hepsi ittifakla kabul eder ama hiç biri uygulamaz. Böyle olunca hadisleri de anlayamamışlar bazen uydurulmuş hadisle fıkıh oluşturmuşlardır. Uydurulmuş hadis konusu oldukça önemlidir. Mesela peygamberimizden sonraki ilk çeyrek asırda hadislerin sayısının 500 olduğu üçüncü çeyrekte sayının 5000’e çıktığı söyleniyor. Hadislerin sayısı sonraki zamanlarda yüz binleri hatta milyonu bulmuştur.
Kur’an merkeze alınarak yola çıkılsa hadislerden uydurma olanları kolayca ortaya çıkar. Çünkü Allah Teâlâ peygamberimizin de Kur’an’a uymasını emrediyor.
اتَّبِعْ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ)) "Rabbinden sana vahyedilene uy." (6. Enam 106)
" Herkes; “Peygamberimiz Kur’an’a uymuştur” der. Ama bu sözün altında yatan muazzam sistemi görmediği için daha ileriye gidemez.
Allah Teala kitap bir de hikmet indirmiştir. Hikmet, Kur’ân’daki hükümlerdir. Peygamberimiz, Kur’an’ı Allah’ın gösterdiği yolla anlamış ve bu hükümleri hikmet olarak ortaya koymuştur. İşte ortaya konan bu hikmetlere hadis diyoruz. Dolayısıyla hadis konusunda çok hassas davranılmalı, her konuda kitap ile sünnet arasında tam mutabakatı ortaya çıkarmalıdır. Sistemi yanlış kurarsanız çözümü yanlış yerlerde ararsınız.
KUR’AN’I ANLAMADA YÖNTEM
Her zaman Hud suresinin ilk ayetlerine dikkat çekiyoruz.
11. Hud.1-2:
(الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ ءَايَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍأَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ)
Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış sonra da doğru karar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah[7]. İkrime’nin İbn Abbas’tan rivayetine göre ”Peygamberimiz fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek boş ve çirkin sözler için bir temizlik ve çaresiz kalmış kişiler (miskinler) için yemek olsun diye farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur[8].”
Bir de ayette; “bir çaresizi doyuracak kadar fidye” denmesine rağmen bunlar ayetten, tutulamayan her bir oruç için bir fidye gerektiğini çıkarmışlardır.
Ayete doğru anlam verilirse mezheplerin oruç için fidyeden bahsetmelerinin Kur’anî temeli kalmaz.
Yapılmayan ibadetin fidyeyle ödenmeyeceği konusunda son olarak şu ayetlere bakalım:
63. Münafikun 10:
وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ
Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden sizden birine ölüm gelmeden önce harcayın. Ölen diyecek ki: “Rabbim bana yakın bir zamana kadar süre tanısan; sadaka versem de iyilerden olsam”
وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللَّهُ نَفْسًا إِذَا جَاءَ أَجَلُهَا وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Allah eceli gelen hiç kimseye süre tanımaz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Öldükten sonra mal artık onun değil, mirasçılarındır. Mirasçılar o maldan verirlerse sevabı ölene değil mal sahiplerine yani mirasçılara ait olur. Peygamberimiz demiyor mu: “…ölmeden önce verilen (ما قدّم) kişinin malıdır geriye kalan ise mirasçılarındır.” [9] Sadaka vereceksen, hayır işleyeceksen ölmeden önce yapacaksın. Öldükten sonra çocukların yaparsa o onların ameli olur, sevabı da onlara aittir.
82. İnfitar 5:
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ
Her insan neyi yapmış neyi sonraya bırakmış bilecektir.
Kılınan namaz yapılmış, kılınmayan namaz yapılmamıştır.
NAMAZ ORUCA KIYAS EDİLİR Mİ?
Namaz için fidye ödenebileceğini söyleyenler yukarıda görüldüğü gibi önce oruç ayetini tam tersi anlamda ele almışlar, sonra “kaza namazı” icad etmişler ve nihayet “tutulamayan oruç için fidye ödenebiliyorsa kılınamayan namazlar içinde fidye ödenebilir” sonucuna varmışlardır.
Allah Teâlâ 5 vakit namazı farz kılmış, abdesti namazın şartı saymış ve su bulamayan için teyemmüm etme kolaylığını getirmiştir. Zor durumda olanların da öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirmelerine izin verecek şekilde ayetler sevk etmiş, peygamberimiz de bunu uygulaması ile göstermiştir. Korkulu haldeyken de binerek ve yürüyerek namaz kılmaya müsaade etmiş. Yolculuk zamanında iki rekâta düşürmüş, düşmanla karşılaşınca bu iki rekatı bir rekata kadar indirmiştir. Yani yolcusun, hastasın, yağmur yağıyor ve karşında düşman var. Bu durumda bile “namazını sonra kılarsın” dememiş, “yolcuysan, karşında da düşman varsa iki rekâta düşen namazı bir rekâta düşürebilirsin” demiştir. “Çünkü namaz müminlere vakitle sınırlı bir farzdır” (bkz. 4 Nisa 101-103) Yani Kur’ân-ı Kerim’de namazın kazasına yol yoktur. Sadece uyuduğun ve unuttuğun zaman uyanınca ve hatırlayınca kılarsın. Peygamberimiz “Uyuyan ve unutan, uyanınca ve hatırlayınca kılsın çünkü o namazın vakti o zamandır” buyuruyor. Onun her iki durumla ilgili uygulamaları da vardır.
Dolayısıyla yolcu ve hastaların orucu kazaya bırakma ruhsatları namaz için uygulanamaz. Çünkü namaz kılmamaya hiçbir durumda izin verilmemiş, ama yolcu ve hastalar için orucu sonraya bırakmaya ruhsat verilmiştir. Ayrıca tutulmayan veya tutulamayan oruçlar için fidye vermenin de aslı yoktur. Ayette tam aksi anlatılmaktadır. Yani tutulan bir aylık Ramazan orucunda yapılan bir takım eksiklikler için bir fidye vermek gerekir. Durum böyleyken Hanefiler tutmuşlar önce bir oruç fidyesi icat etmişler sonra namazı oruca kıyas etmişler ve “ölen adamın bu namazı kılacak imkânı yok bunun yerine fidye verilsin” demişler. Bunun hiçbir dayanağı yoktur. Yani önce kendileri bir kural koyuyorlar sonra o kuralı esas alarak bir kural daha koyuyorlar. Hanefiler “namaz kılmadan ölen için ıskat yapılırsa umulur ki Allah onun borcunu siler” diyorlar ama Allah Teala yukarıda ayetlerde çok açık bir şekilde herkesin yaptığının kendine ait olduğunu bildiriyor. Bu açık ayetlere rağmen Hanefiler neye dayanarak neyi “umuyorlar”?
Hem bu uygulama Hıristiyanlardaki günah çıkarmaya benziyor. Ayrıca ölenin varislerinin hakları din perdesi altında gülünç uygulamalarla zayi edilmiş oluyor.
Kur’an’a göre, değil ölenin namazını ödemek, kasten namazı zamanında kılmayanlar bile o namazı daha sonra kaza etmeleri mümkün değildir. Çünkü vakitlerle farz kılınan bir ibadeti vaktinde yapmamıştır. Ancak namazı vaktinde kılmayanlar derhal tövbe etmeli ve bundan sonraki namazları üzerinde titremelidirler.
Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR
16 Ocak 2010
İstanbul
[1] Buhâri, Savm, 42; Müslim, Savm, 153 (1147).
[2] Hafız Ebu Bekir Ahmed b. El-hasan b. Ali el-Beyheqi, Es-sünen el-Kübra, Darü'l MârifeBeyrut 1992 c:4,s:257
[3] Tirmizi, Savm, 23; İbn Mace, Savm, 50.
[4] Hafız Ebu Bekir Ahmed b. El-hasan b. Ali el-Beyheqi, Es-sünen el-Kübra, Darü'l MârifeBeyrut 1992 c:4,s:257.
[5] Ebu Muhammed Ali b.Ahmed b. Said b. Hazm el-Endulusi, el-Muhalla bi’l-Âsar, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1988, c: 4, s: 420.
[6] Muhammed eş-Şirbini el-Hatip, Muğni’l-Muhtac ila Ma’rifeti Meânî Elfazi’l-Minhâc, Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâduhû, Mısır, 1958, c: 1, s: 427.
[7] er-Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’ân, Thk.: Safvan Adnan Dâvûdî, Dâru’l-Kalem – Dâru’ş-Şâmiyye, Dımaşk-Beyrut, 1992, f-d-y mad. s: 627. (ما يقي به الإنسان نفسه من مال يبذله في عبادة قصر فيها يقال له: فدية، ككفارة اليمين...)
[8] Ebu Davud, Zekât, 17.
[9] Buhari, Rikâk, 12.













